Mesele Din mi, Nüfuz mu, Ekonomik mi? Bazı Cemaatlerin Erdoğan’la Kavgasının Ekonomi Politiği

Türkiye’de bazı cemaat ve tarikatları yalnızca dinî yapılar olarak değerlendirmek, meselenin ekonomik, siyasi ve hatta vesayet odağı olması boyutunu görmezden gelmek olur.

Bir cemaat büyüdükçe sadece mensup sayısı artmaz. Vakıfları, dernekleri, yurtları, eğitim kurumları, gayrimenkulleri, bağış mekanizmaları, ticari çevresi ve insan kaynağı da büyür. Böylece dinî ve sosyal dayanışma amacıyla başlayan yapı, zamanla ciddi bir ekonomik, kurumsal ve hatta siyasal güce dönüşebilir. Hatta FETÖ terör örgütünde görüldüğü gibi bu güç zamanla hem sosyal hayatta hem de devlet yönetiminde bir vesayet odağı olarak karşımıza çıkabilmektedir.

Sorun para sahibi olmak değildir. Sorun, ekonomik gücün din hizmetinin aracı olmaktan çıkıp nüfuzu ve kurumsal saltanatı korumanın aracına dönüşmesidir. Bu saltanatın en büyük göstergesi ise cemaat liderliğinin liyakat ilkesine göre değil, kan bağıyla sürdürülmesidir.

Dindarın özgürleşmesi, cemaatin güçlenmesi demek değildir

Türkiye yakın geçmişte başörtüsü yasaklarını, üniversite kapılarında yaşanan mağduriyetleri, imam hatiplilerin önünü kesen katsayı uygulamasını ve dindar insanların kamusal alanda karşılaştıkları ciddi engelleri yaşadı.

Erdoğan ve AK Parti döneminde bunların önemli bölümü ortadan kaldırıldı. Başörtülü kadın üniversitede, kamuda ve siyasette çok daha görünür hale geldi; din eğitiminin alanı genişledi ve dindar kimliğin kamusal görünürlüğü normalleşti.

Dindar insanların kâbus yılları olan 28 Şubat sürecinde bu süreçle özdeşleşmiş Sultanbeyli ilçesinde yaşanan baskıları bizzat bu baskıları yapanlara şahit olmuştum.

O dönemlerde Sultanbeyli’de görev yapan bir kaymakam bizzat bana, odasında baş başa kaldığımız bir ortamda çocuklara Kur’an öğretilen evlere nasıl baskınlar yaptığını, bu yobazlara! nasıl göz açtırmadığını büyük bir heyecanla anlatırdı. Hatta bir görüşmemizde Sultanbeyli’de çok fazla ezan sesi olduğunu, bunu engelleyecek bir proje geliştirdiğini, bu proje ile her camiden değil sadece 3 camiden birinde ezanın okunmasına müsaade edeceğini anlatmıştı.

Bugünkü siyasal konjonktürde vesayet odaklarıyla yıllarca sürdürülen çetin mücadelelerden sonra o dönemlerde 28 Şubatçılardan en ufak bir baskı bile görmeyen (neden acaba) bazı cemaatlerin bugünkü özgür ortamı baskı ve zulüm dönemi olarak addetmesinin arka planı ne olabilir?

Tam burada önemli bir soru ortaya çıkıyor:

Dindar insan geçmişe kıyasla daha rahat yaşarken bazı cemaatler neden Erdoğan iktidarını “zulüm iktidarı” olarak nitelendiriyor?

Cevabın bir bölümünü ekonomi politiğinde aramak gerekiyor.

Çünkü dindarın özgürleşmesi ile cemaatin güçlenmesi aynı şey değildir.

Devlet ve toplum dindar vatandaşın eğitim, sosyal yardım, burs, yurt ve kamusal temsil imkânlarını genişlettikçe bireyin cemaatlere zorunlu bağımlılığı azalabilir. Bu, vatandaş açısından özgürleşme; bazı kapalı yapılar açısından ise insan kaynağı, ekonomik güç ve nüfuz kaybı anlamına gelebilir.

Diğer bir bölümünü ise yabancı istihbaratlarla yapılan iş birliklerinde aramak gerekiyor.

Sultanbeyli örneğinde, eski bir istihbarat görevlisinin bizzat bana aktardığına göre, ilçede faaliyet gösteren 38 cemaat veya örgütten —sol örgütler de dâhil olmak üzere— 35’inin yabancı istihbarat örgütleriyle bağlantılı olduğu değerlendiriliyordu.

Nitekim dindar insanların en çok zulüm gördüğü darbeler ve 28 Şubat dönemlerini incelediğinizde özellikle Fetö , Süleymancılar, Kuytulcular, Yeni Asya grubu gibi bazı gruplara hiç dokunulmaması, aksine bunların bu dönemde daha çok güçlendirilmesinin arka planında bu iş birliğinin yatmadığını kim iddia edebilir ki?

Hizmetten nüfuza giden yol

Büyük cemaatlerin etrafında zaman içerisinde ciddi ekonomik ekosistemler oluşabilir:

Bağış → vakıf → eğitim → yurt → gayrimenkul → insan kaynağı → ekonomik güç → holdingleşme→ siyasi nüfuz→ vesayet odağı.

Tehlike tam burada başlar.

Çünkü binlerce insan üzerinde dinî otoritesi bulunan bir organizasyon, bu otoriteyi ekonomik ve siyasi itaate dönüştürürse artık yalnızca din hizmetinden söz edemeyiz.

Nitekim bahsi geçen cemaatleri incelediğinizde tamamının elde ettiği bu insan kaynağını en doğal bireysel demokratik hakkı olan oy verme konusunda bile sözde İslami söylemlerle nasıl yönlendirdiğine hepimiz şahit oluyoruz.

Onların yönlendirdiği partiye oy vermeyenlere Şeyhlerinin şefaat etmeyeceğinin garantisini bile yüzsüzce ve açıkça belirtmeleri olayın vahametini göstermektedir.

Olayın daha vahim boyutu ise İslam ve Şeriat adına kurulan bu yapıların “Şeriata karşı- laikçi” partilere oy vermeye yönlendirmeleri ve bunu da dini terminolojiyle münafıkça ifade edebilmeleridir.

Dolayısıyla şu soruların sorulması gerekir:

Para nereden geliyor? Nereye harcanıyor? Mali yapı şeffaf mı? Mensuplardan siyasi itaat isteniyor mu? Kamuda örgütlü hareket ediliyor mu? Cemaat yöneticileri denetlenebiliyor mu? Liderlik kan bağıyla mı el değiştiriyor? Liderlerin aile mal varlıkları her geçen gün daha da artıyor mu?

Bir cemaatin bekası ile İslam’ın bekası aynı şey değildir. Cemaatin ekonomik kaybı İslam’ın kaybı, liderinin siyasi nüfuzunun azalması da Müslümanlara zulüm değildir.

Bir de dış bağlantılar meselesi var

Türkiye’nin FETÖ tecrübesinden sonra görmezden gelemeyeceği daha hassas bir konu bulunuyor: cemaatlerin yabancı devletler ve istihbarat örgütleriyle muhtemel ilişkileri.

Terör örgütü lideri Fethullah Gülen uzun yıllar ABD’de yaşadı. Türkiye, 15 Temmuz darbe girişiminden sorumlu tuttuğu Gülen’in iadesini istedi; Gülen suçlamaları reddetti ve ABD’deki hukuki süreç Türkiye’nin istediği iadeyle sonuçlanmadı.

Bu tecrübe Türkiye’ye çok ağır bir ders verdi:

Dinî görünüm altında faaliyet gösteren bir yapılanmanın devlet içerisinde alternatif hiyerarşi kurmasına müsaade edilemez.

Süleymancılar/Kuriş yapılanması hakkında da benzer şekilde yabancı bağlantılara ilişkin ciddi iddialar kamuoyuna yansımıştır. Almanya’daki VIKZ yapılanmasının Alman makamlarıyla güçlü kurumsal ilişkileri bulunduğu bilinmektedir. Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier’in VIKZ’nin 50’nci yıl etkinliğine katılması da bu yapının Almanya’da ulaştığı kurumsal kabulün göstergelerinden biridir.

Bununla birlikte bu yapılanmanın pervasızca iktidara hakaret etmesi, sohbetlerinde bile beddua seansları düzenleyecek kadar özgüvene sahip olmasının en büyük nedeni bu yabancı  istihbarat örgütleri ve devletlerine olan güvenleridir. Fetö’ye yapılan ilk operasyon dönemlerinde örgüt mensuplarının açıkça belirttiği “AB , Nato ve ABD bizimle, Erdoğan bizim kılımıza dokunamaz” söylemleri Kurişiler için ibret vesilesi olmamış gibi görünüyor.

Bu noktada daha da çarpıcı olan husus, Süleymancılar içinde geçmişte önemli görevler üstlenmiş; ordudan binbaşı rütbesiyle emekli olmuş; Kaçar ailesine, evliliğine bizzat Kemal Kaçar’ın eşinin vesile olacağı kadar yakın bulunmuş ve benim de şahsen tanıdığım avukat Hayrullah Karadeniz’in bizzat bana aktardığı, haber sitemde kaleme aldığı ve daha sonra medyaya taşıdığımız “Süleymancılar CIA kontrolünde” açıklamasıdır. Tek başına bu ifade dahi, Kurişilerin yabancı istihbarat çevreleriyle kurduğu iddia edilen yakın ilişkilerin, sergiledikleri bu aşırı özgüvenin en somut gerekçelerinden biri olarak değerlendirilmelidir.

Benzer biçimde Alparslan Kuytul ve Furkan yapılanması hakkında İran bağlantısı bulunduğuna ilişkin iddialar da zaman zaman gündeme gelmiştir.

Nitekim sözde dini sohbetlerinde imanı ve itikadi konulardan çok İran ve Esad’a destek veren söylemlerde bulunması, Suriye’de binlerce masum insanı sırf mezheplerinden dolayı şehit eden Kasım Süleymani’ye övgüler dizerek, bu halkı bu zulüm ve katliamlardan kurtaran, Suriye’ye barışı getiren Erdoğan’a en ağır ithamlarda bulunması dış istihbarat bağlantılarının en büyük ıspatı değil de nedir?

Devletin kırmızı çizgisi

İnsanların cemaat kurması, vakıf açması, sohbet yapması ve inançlarını yaşaması demokratik toplumun doğal parçasıdır.

Fakat hiçbir devlet;

  • kendi bürokrasisinde başka bir emir-komuta zinciri kurulmasını,
  • kamu görevlilerinin cemaat liderlerinden talimat almasını,
  • kayıt dışı finansal ağların oluşmasını,
  • yabancı devletlerin dinî yapılar üzerinden nüfuz kurmasını,
  • yabancı istihbarat servisleriyle organik ilişki geliştirilmesini

kabul edemez.

Bunun adı din düşmanlığı değil, milli egemenliğin korunmasıdır.

Peki “zulüm” nerede başlıyor?

Asıl tartışılması gereken nokta budur.

Başörtüsünü yasaklamak zulümdür. İnsanların inançları nedeniyle eğitim ve çalışma hayatından dışlanması zulümdür. İbadeti engellemek zulümdür.

Fakat bir cemaatin mali kaynaklarını denetlemek, kamu içerisindeki örgütlenmesini engellemek veya yabancı bağlantı iddialarını araştırmak otomatik olarak “dine zulüm” sayılamaz.

O halde bazı yapılara şu soruları sormak gerekiyor:

Müslümana mı zulmediliyor, yoksa cemaatinizin nüfuz alanı mı daralıyor?

İnancınıza mı müdahale ediliyor, yoksa ekonomik ve siyasi ayrıcalıklarınız mı kayboluyor?

Dinin geleceğinden mi endişe ediyorsunuz, yoksa kurduğunuz organizasyonun geleceğinden mi?

Erdoğan iktidarı elbette ekonomi, hukuk, adalet ve yönetim bakımından eleştirilebilir. Hiçbir siyasi lider eleştiriden muaf değildir.

Fakat kendisini din adına konuşan bir otorite olarak konumlandıran cemaat de aynı şekilde sorgulanmalıdır.

Türkiye’nin FETÖ tecrübesinden sonra yapması gereken, cemaatleri yasaklamak değil; şeffaflaştırmak, denetlemek ve devlet içerisinde paralel güç merkezleri oluşmasına izin vermemektir.

Çünkü din özgürlüğü korunmalıdır; fakat devlet içinde devlet kurmak din özgürlüğü değildir.

İslami söylemlerle kurmuş olduğu cemaati bir vesayet odağına çevirmek din özgürlüğü değildir.

Ve günün sonunda bütün cemaatlere sorulması gereken soru aynıdır:

Mesele gerçekten dava mı, yoksa davanın etrafında zamanla kurulmuş ekonomik ve siyasi saltanatı korumak mı?

En güzel cevap yine Peygamber Efendimizin hadislerinden gelsin:

“Allah, ilmi insanlardan bir anda söküp almaz. Fakat âlimlerin ruhunu kabzederek ilmi alır. Geride hiçbir âlim kalmayınca, insanlar cahil başlar edinirler. Onlara fetva sorulur, onlar da ilimsizce fetva verirler. Böylece hem kendileri sapar hem de başkalarını saptırırlar.” (Buhârî, İlim, 34; Müslim, İlim, 13)

“Ümmetim adına en çok korktuğum şey, saptırıcı liderlerdir.” (Tirmizî, Fiten, 32)

 

Ekonomist – CFO – Yazar Mustafa Özbay